Hukukun Zayıfladığı Noktalarda Barışın Temelleri Sarsılır!

Görmezden gelerek, hak taleplerini baskılayarak, müzakere etmeden, uzlaşmadan, en önemlisi adaleti, özgürlüğü, hakikati hukuki güvenceye almadan barışı ve huzuru tesis etmek, refahı arttırmak mümkün değil

İnsan sevgisi, merhamet, şefkat, insan onuruna saygı gibi evrensel insani değerler insaniyet düşüncesinin dile geldiği bireysel vicdanda kendini bulur.

Bireysel vicdanın da bireylerin bilinçlerinde yer ederek insaniyet düşüncesinin kurumsallaşması ve gelenekselleşmesi gerekir.

Ancak bunun sonucu olarak toplumda gerçek bir sosyal vicdan ve doğru hukuk gerçekleşebilir.

Hakikat, adalet, özgürlük, estetik gibi yüksek insani değerlere dayalı bir toplumsal düzen hukuk aracılığı ile sağlanır ve güvenceye alınır.Hukuk için herkes eşit, aynı olup, “başkası” yoktur.

Ancak hukuk hayatın herkese eşit davranmadığını, bireyler ve topluluklar arasında farklılıklar bulunduğunu gözetmez.

Bu nedenle toplum içinde bireyler ve gruplar rejimi destekleyen hukuk düzenini tehdit edecek farklılıklar ve taleplerle ortaya çıkınca, her türlü hak talebi iktidar tarafından terör-şiddet eylemi olarak tanımlanır ve meşruluk ilkesini çiğneyen egemen gücün bencil tavrı şiddet olarak kendini gösterir.

Bu durumda hukuk adaletten uzaklaşarak otoritenin emrine girer.Adalet değeri ile çıplak bir pozitivizm arasındaki mücadele; etikle siyaset arasında, akıl ve vicdan ile ihtiraslar arasında, hukuk devleti ile totaliter devlet arasında ortaya çıkar.

Son bir analizle bu mücadele insaniyet ile siyasi yarar ve çıkarlar arasındadır.

Devletler çoğunlukla adalet ve insaniyet değerleriyle hareket etmezler.Hukukun önemli bir işlevi hukukun amacıyla bağlantılıdır.

Hukukun asıl hedefi adaleti gerçekleştirmektir.

Kuşkusuz hukuk toplumun ve bireyin korunmasını, hak ve özgürlükleri tehdit eden tehlikelerin önlenmesini, idari organizasyonun pratik amacına uygun şekilde işleyebilmesini, suçlarla etkili şekilde mücadele edilmesini, davaların zaman ve masraf bakımından zarara neden olmayacak şekilde düzenli ve hızla yürütülmesini amaçlar.

Ancak bütün bunları amaçlarken hukukun gözeteceği hedef-amaç adalet, özgürlük ve insanlık idesidir.Eğer bu hedef-amaç gözetilmezse hukuku çıkar, yarar ve bir siyasetin aracı durumuna düşürmüş oluruz.

Hukukun siyasileşmesi ve idarileşmesi adaletin yitirilmesi demektir.

Hukuk siyasetin ve bürokrasinin bir aracı değildir.

Aksine siyaset ve bürokrasi hukuki bir temele dayanmalıdır.Bu nedenle siyasi güç kullananların hukuku araçsallaştırmaları, hukuk uygulayıcılarını kişisel ve siyasi hesapları uğruna adalet hedefinden uzaklaştırmaları, korku ve tehdit yoluyla baskılayıp, yargılanacak kişilerin hukuk güvenliği bakımından tanınmış olan teminatlarını yok etmeleri kabul edilemez.

Bu durum açıkça meşru hukukun dışına çıkarak iktidarın meşruiyetini kaybetmesi anlamına gelir ve söz konusu fiiller anayasayı ihlal suçunu oluşturur.Hukukun anlamı unutulmuş, güce ve siyasete alet edilmiş olabilir.

Bu anlamda bundan zarar görecek olan toplumdur.

Böyle bir durumda toplumda uyumsuzluk ve huzursuzluk artacak, yaratıcılığın ve kültürün gelişmesi engellenmiş olacak ve toplumun geleceği de tehlikeye düşecektir.Buna karşılık hukuk nihai hedefine yönelik olarak görevini yapınca toplumda uyum, denge ve huzur sağlanacak ve gelişmenin yolları açılmış olacaktır.

Bir toplumun hukuk toplumu olabilmesi için özgürlük ve adaletin gerçekleşmesi zorunludur.

Hukukun ahlaki ideali de adalet ve insan onuruna yaraşır insaniyet değerlerini hayata geçirmektir.Hukukun bir diğer işlevi de barışı sağlayacak bir ortamın yaratılmasıdır.

Toplumun barış içinde yaşayabilmesi barış sever bir hukuk düzeninin kurulmasına bağlıdır.

Bu nedenle hukuk düzeni değişik inanç ve düşüncelere sahip bireylerin bir arada yaşayabilmelerine olanak sağlayacak nitelikte olmalıdır.Kimlik farklılıklarına saygıyı oluşturacak bir hukuk düzeni oluşturmak zorunluluktur.

Bunun sağlanamadığı yerde barış tehlikededir.

Ve bireyi hiçe sayan bir hukuk düzeni hukuk adını taşımaya hak kazanamaz.

Bu durumda devletin kullandığı şiddet de hukukun dışında kalır ve güç kullanıp uygulayanlar meşruiyet dışına çıkmış olurlar.OHAL rejimi KHK’larıyla insanlara yaşatılan sivil ölüm hali de kararnameye dayalı bir adaletsizlik ve şiddet fiilidir.

Seçimle gelenlerin yerine kolonyal bir anlayışla kayyım atamak da bir şiddet eylemidir.

Yine yazdıklarından, söylediklerinden, çizdiklerinden, mizahtan, şarkıdan, şiirden suç icat edip kişileri tutuklayıp cezaevine koymak kaba bir güç ve şiddet gösterisidir.

Cezaevlerinin insan deposu haline geldiği, yeni cezaevleri ve duruşma salonlarının yapımına hız verildiği bir ülkede sosyal ve siyasi barışın tesisi mümkün değil.Başkalarını baskılayarak düzeni korumaya çalışmak, çoğulluğun yok edilmesi ve şiddetin egemen olana alan açmasıdır.

Hannah Arendt’e göre “çoğulluk” ve “başkası” siyasi hayatın varlık koşuludur ve çoğulluğun yok olması siyasetle birlikte iktidarın buharlaşmasıdır.

Bu nedenle onları baskı altına almak ya da ortadan kaldırmak yerine kamusal alanda varlıklarının nasıl korunacağı hususunda çözüm üretmek gerekir.Bu şiddet ortamında çoklu-çoğulcu bir felsefeye dayanan, barışı ve özgürlükleri hukuki güvence altına alan bir demokrasi inşa etmek mümkün mü?

Bürokrasi, istihbarat örgütleri, sivil toplum kuruluşları bir demokraside olması gerektiği şekilde şeffaflığı ve demokratik denetimi sağlayacak yapısal değişimlere tabi tutulabilecek mi?

Yargı mekanizması, adil yargılanma görevini yerine getirebilecek yapısal ve zihinsel bir dönüşüme uğrayabilecek mi?Yapılması gereken bu yapısal değişikliklerin hayata yansıyabilmesi için algı düzeneğimizin de değişmesini sağlayacak, zihniyet dünyamızı değiştirecek bir eğitim sistemine geçilebilecek mi?Görmezden gelerek, hak taleplerini baskılayarak, müzakere etmeden, uzlaşmadan, en önemlisi adaleti, özgürlüğü, hakikati hukuki güvenceye almadan barışı ve huzuru tesis etmek, refahı arttırmak mümkün değil.

Bu nedenlerle de demokratik sürece dayalı, siyasi-toplumsal meşruiyeti olan yeni bir anayasa yapmanın ortamı ve koşulları bulunmamakta.

İLGİLİ HABERLER